Picture
Son 2 yazımızda görüleceği üzere, sahiplik bakış açımızda esaslı bir değişiklik yapar. Kendi çocuklarımızın, arkadaşlarımızın ve komşularımızın çocuklarından daha harika ve özel olduklarını düşünmemiz (böyle bir değeri hak edip etmediklerine bakmaksızın), ister bir çift basket maçı bileti, ister evimiz olsun, sahip olduğumuz her şeye fazla değer biçmemiz aynı nedendendir.

Ama ev sahipliği, sözgelimi bir kahve kupasına ya da bir çift maç biletine sahip olmak gibi olağan bir durumdan çok daha ilginç ve karmaşıktır. Çünkü evlerimize çok yatırım yaparız. Mesela, evimize taşınmadan önce yaptığımız tüm o değişiklikleri ve tamiratları aklımıza getirelim. Laminat mutfak tezgahını granitle değiştiririz. Duvarlardan birini yıkıp gün ışığını yemek odasındaki masaya yansıtacak yeni bir pencere açarız. Oturma odamızın duvarlarını koyu killi toprak rengine boyarız. Banyo fayanslarını değiştiririz. Arka bahçeye bir veranda ekler, yapay bir gölet kurarız. Ev kendine özgü kişisel zevkimize tamamen uygun görünene, zarif ya da eklektik moda anlayışımızı yansıtana kadar sağda solda ufak ufak değişiklikler yaparız. Komşular uğradıklannda, mutfak tezgahımıza ve aydınlatma donanımımıza hayran kalırlar. Gelgelelim, bu kadar sevgiyle yaptığımız değişikliklere başkaları bizim kadar değer verir mi? Yoksa zerre kadar  önem vermezler mi?

Bir ev sahibinin güzelce tadilattan geçmiş evini, sokağın aşağı tarafında bulunan ve aylardır piyasada sürünen benzer bir evle ya da talep edilen fiyatın çok daha aşağısına satılmış başka bir evle karşılaştırdığını düşünün. Böyle yaparak, söz konusu evlerin sahiplerinin evlerini satarken niye bu kadar çok sıkıntı çektiklerini anlamlandırır. Onların laminant bir mutfak tezgahı vardır, granit değil. Onların killi toprak rengi duvarları ya da yemek odasındaki masanın tam üzerine düşen ışıkları yoktur. “Bu evlerin satılmamasına şaşmamalı” diye düşünür kendi kendine, “onların evi benimki kadar güzel değil.”

Yazarın başına gelenlerin aynısı şahsen benim de başıma gelmişti. Yıllar önce, banka kredisiyle 100.000 TL’ye aldığım, içini de 30.000 TL’ye keyfime göre baştan aşağı yaptırdığım evi hiç taşınmadan aldıktan 3 ay sonra, tadilat biter bitmez satmaya karar verdim. İki grup alıcı geliyordu: Evi çok beğenen ama 140.000 TL satış fiyatıma ve son 130.000’e bırakmama rağmen sanki hesap yapmışçasına 100.000 TL teklif edenler ve evi hiç beğenmediğini, yeni yapılmış tüm dekorasyonu değiştireceğini söyleyip yine 100.000 TL teklif edenler. O zaman anladım ki eve yaptığınız tadilata veya masrafa, başkaları değil bizim kadar, zerre kadar değer vermiyorlar. Sonuç olarak, alıcılar bizim evimizi değil, kendilerininkini istiyorlardı.

Sahip olduklarımıza fazla değer biçme eğilimimiz insana özgü temel bir yanılgı olup kendimizle ilgili şeylere abayı yakmaya ve bu şeyler konusunda aşırı iyimser olmaya yönelik daha genel bir eğilimi yansıtır. Bir düşünün-ortalama bir sürücüden daha iyi olduğunuza, yüksek kolestrolün pençesine düşme, boşanma ya da park saatini birkaç dakika geçince otoparka fazla para ödeme ihtimalinizin daha düşük olduğuna inanmıyormusunuz?

Dan Ariely’in kendi yaşadığı ev satma deneyimi sonrasındaki tavsiyesi şöyle: “Çocuklarımızı ve evlerimizi düşünürken daha doğru ve yansız davranabileceğimizi sanmıyorum, ama belki bu tür önyargılarımız olduğunu idrak edip, başkalarından aldığımız tavsiye ve geribildirimleri daha dikkatle dinleyebiliriz.” Evet, evini kendi düşündüğü fiyat ve şekilde satma girişimi başarısızlığa uğrayınca, o da profesyonel bir emlakçının tavsiyelerini dinleyip amacına ulaşmıştı.


 


Comments


Your comment will be posted after it is approved.


Leave a Reply